Eğlence anlayışımız

Dünya üzerinde insanlar eğlenmek için yeni yollar aramaya devam ediyor. Bir zamanların eğlence yöntemleri kendini yeni yeni gelişen sistemlere bıraktı.

Televizyon icat edilmeden önce akşamları komşu gezmeleri, mesire yerleri gezmeleri yapılırken artık en büyük eğlence kaynağımız beyaz ekran oldu. Haberlerin arkasında başlayan dizilerin senaryoları farklı farklı istediğimizi seçip izlediğimiz, hatta bir akşamda iki dizi birden seyrettiğimiz oluyor.

Dizilerden sıkılanlar için yarışma programları sürekli format değiştirerek hayatımıza girmeye devam ediyor.  Uydu üzerinden izlenen 500’ün üzerinde kanalda istediğiniz her şeyi bulmanız mümkün oluyor. Ben ve travesti arkadaşım bu aralar en çok seyahat ve yemek üzerine programları tercih ediyoruz.. Ev hanımlarının büyük bir çoğunluğu sabah programları izlerken, emekli dedelerimiz evlendirme programlarına takılmayı tercih ediyorlar. Sabah kahvaltısının ardından kadınların en büyük tutkusu sevilen bir arkadaşla kahve içmek ve mahalle dedikodusu iken, şimdilerde kimse kimseye gitmez oldu. Yerimizden kalkar kalkmaz açıyoruz televizyonları ve kendimizi eğlendirmeye başlıyoruz. Maddi imkansızlıklar ya da vakit yetersizliğinde gidemediğimiz yerleri ve meşhur yemeklerin ekrandan seyrederken sanki orada oluyoruz. Tıpkı gitmesek de gelmesek de o köy bizim köyümüzdür misali bedava tatil yapmış gibi hissediyoruz kendimizi bir de akşama şöyle heyecanlı bir dizi varsa değmeyin keyfimize, insanların neredeyse büyük bir bölümü bu şekilde kendini eğlendirirken, sosyal ortamlardan kopma, insanlardan uzaklaşma ve yalnızlık duyguları ile baş başa kalıveriyoruz. Eskiden büyük ailelerde yaşayan nesiller akraba, eş dost tanırken, şimdi kuzenini tanımayanlarla dolu bir dünyanın esiri olduk.

Bir de çıkıp bizi eğlendirdiğini sanan programlarda sunucular eğleniyor muyuz? dese tam olacak yani, yeni dünya düzeninde beyaz ekran önüne hapis olmak istemiyorsanız sadece bir günlüğüne de olsa akılı telefonlarınızı evde bırakıp doğayla baş başa bir gezintiye çıkın. Survivor ruhuyla keşfedin hayatı, çoluk çocuk bir de mangal keyfi oh ne ala yaşamak.

Eğlencenin tadına varmak için onun içinde bire bir olmanız gerekmektedir yoksa öyle başkalarının eğlencesiyle mutlu olmak sadece kandırır bizleri.

Gezmediğim toprak, yemediğim yemek benim değildir diyen arkadaşlarınızı da alın yanınıza bir kaçamak yapın. Miskin miskin televizyon karşısında oturmayı bırakıp, akın eğlencenin ortasına bakın hayatınız nasıl da renkleniyor.

İstanbul’dan birkaç travesti arkadaşla Bodrum travestilerini ziyaret ettik hafta sonu, aman eğlenceye doyamadık. Hayatın eğlencesini yaşamak için siz de kendinize bir fırsat tanıyın. Çok önemli işlerinizi bir an önce tamamlayıp, boş vakit bulun bir gün bile olsa gidin uzaklardaki köylere benden de selam söylemeyi unutmayın dağlara, taşlara…

Kızlık zarı hakkında bilinmeyenler

Her genç kızın kızlık zarı vardır. Doğuştan kızlık zarı olmaması söz konusu değildir. Her kadında kızlık zarı vardır. Sadece kızlık zarının yapısı değişiklik gösterir. Kiminde esnek, kiminde incedir ama sonuçta kızlık zarı vardır.

Hemen hemen bütün toplumlarda değişik derecelerde sosyolojik bir öneme sahip olan kızlık zarının tıbbi adı (latincesi) “Hymen” (Himen) dir. Özellikle Müslüman ülkelerde daha önceden cinsel ilişkinin olup olmadığının bir kriteri olarak görüldüğünden önemi büyüktür.

Kızlık zarı bozulmadan  gebe kalan kadınlar olduğunu biliyor muydunuz? kızlık zarı bozulmadan hatta tam ilişkiye girmeden bile gebelik oluşabilir. Sürtünme şeklinde bir ilişkide, erkeğin cinsel organı vajene girmeden de spermlerin bulaşması sonucunda kadın, hamile kalabilir ama kızlık zarı duruyor olabilir. Yani bakire ama gebe olabilir. Evlilik öncesi özellikle erkeklerin kafaya taktığı kızlık zarı olayı kadınların baş belasıdır aslında, bisiklete binerken bile yırtılabilecek kadar hassas olan bu zar yüzünden, pek çok kadının hayatı pamuk ipliğine bağlanmıştır. Günümüzde modern toplumlarda çok ta önemsenmeyen kızlık zarı, istenirse yeniden dikilebiliyor. Yırtılan kızlık zarı yeniden eski haline gelmez, sadece atılan bir dikişle kanama yapacak şekle getirilir. Kızlık zarının tamirinde amaç kızlık zarını yeniden oluşturmak değil, kızlık zarının kanamasını sağlamaktır.Zar  yeniden oluşturulmasa bile kanadığı için doktor hariç kimsenin bunu bilme şansı yoktur.  Hatta bazı evli çifler sırf fantezi olsun diye kadının kızlık zarını diktirip, nostalji yaşıyorlar.

Kendiliğinden iyileşmesi mümkün olmayan bu zarı şimdilerde ameliyat olan travesti bayanlarda kullanıyor. Özellikle cinsel organ yaptıran travestiler tamamen kadın olarak yeni bir hayata başlıyorlar.

Kızlık zarı öyle çokta önemsenecek bir durum olmamasına rağmen bazı toplumlar için hala tabu sayılıyor. Önemli olanın evliliklerde kızlık değil cinsel uyumun olduğu gerçeği ise arka plana itiliyor. Sağlıklı bir birliktelik her iki tarafın da bu gereksiz konulara kafa yormadan karşılıklı zevk alma ve hoşnut olma durumudur.

 

Homofobi

Homofobinin nedenleri toplumsal, dini, ideolojik ya da psikolojik olabilir. Homoseksüel ilişki birçok dinde veya mezhepte lanetlenmiş, dini metinlerde Sodom ve Gomora örneğinde olduğu gibi homoseksüelliğin kabul gördüğü toplumların tanrı tarafından cezalandırıldığı öne sürülmüştür. Küçük yaştan itibaren kendini dinsel öğretinin içinde bulan birey, okudukları ve duyduklarının ışığında küçük yaşta homofobik yaklaşımlar içerisine girebilir.

Homofobinin kökenleri psikolojik olabilir. Örneğin kendisinin eşcinsel olduğundan şüphelenen ve bu durumdan endişelenen birey, bu korkusunu homofobi olarak dışa vurabilir.

Heteroseksüel kişilerin homoseksüelliğe (eşcinselliğe) karşı duyduğu mantık dışı korku, nefret veya ayrımcılık şeklinde tanımlanan homofobinin neden ve nasıl geliştiğine dair pek çok yorum yapılabilir. Bilim adamları, kişinin ebeveyni tarafından yetiştirilme tarzının, kişilik özelliklerinin ve içinde yaşanılan kültürün bunda etkili olabileceğini tartışıyor. Yeni bir araştırma ise hangi faktörlerin homofobide etkili olduğunu açıklamaya çalışıyor.

Araştırmacılar, üniversite öğrencilerinin cinsel tercih ve yönelimlerini hem kendi ifadeleri ile öğrendi hem de dışarıya göstermedikleri “örtük/gizli” yönelimlerini bir test sayesinde belirledi. Bu sayede kendini heteroseksüel olarak ifade eden kişilerin dışarıya yansıtmadıkları homoseksüel bir eğilimleri olduğu gerçeği ortaya çıktı.  Destekleyici ve kabul edici ebeveynler tarafından yetiştirilen katılımcıların kendi cinsel tercihlerine dair daha rahat oldukları ve içlerinde yaşadıkları ile dışarıya yansıttıkları arasında bir fark olmadığı gözlendi. Buna karşın, otoriter ebeveynler tarafından yetiştirilen katılımcıların ise cinsel tercihleri ile dışarıya gösterdikleri yönelim arasında büyük fark olduğu ortaya çıktı. Sonuçlara göre özellikle kontrol edici ebeveynlerin olduğu ve homoseksüellere karşı önyargılı bir ebeveynin bulunduğu ortamlarda yetişen kişilerin ileride homofobi geliştirme riski daha yüksek.  Ayrıca gerçek cinsel yönelimi ile kıyaslandığında kendini daha heteroseksüel olarak nitelendiren kişilerin ise homoseksüel kişilere karşı daha fazla düşmanlıkla tepki verdiği görüldü. Cinsel yönelime dair katılımcıların gizli ve belirgin tutumları arasındaki örtüşmezliğin homoseksüel karşıtı tutumlara, dışlama ve ayrımcılık gibi davranışlara neden olduğu da ortaya çıkan bir diğer sonuç.

Kısaca kişi eğer hemcinslerine karşı ilgi duyuyor, ancak bunu göstermeye çekiniyor ve heteroseksüel yönelimini ifade ediyorsa, bu uyuşmazlık nedeniyle homofobi geliştirebiliyor ve homoseksüellere olumsuz davranışlar sergileyebiliyor. Ayrıca araştırma, homofobi gelişiminde ebeveynlerin tutumunun da oldukça etkili olduğunu gösteriyor.

Birçok Batı Avrupa devletinde homofobinin nefret suçu kapsamında olmasına ve cezai yaptırımlar bulunmasına rağmen homofobi halen diğer Avrupa devletlerinde de mevcuttur. Homofobi nedeniyle saldırıya uğrayan ,öldürülen insan sayısı maalesef tam olarak bilinmemesine rağmen sayının oldukça yüksek olduğu söylenebilir.

Herkesin birbirini sevmesini beklemiyoruz tabi ama bu yanlış gelişen duygular yüzünden insanların öldürülmesi, aşağılanması, travesti gibi kelimelerle küçük düşürülmeye çalışılması özellikle 21. Yüzyıla yakışmayan davranışlardır.

Kişileri sırf kendi korkularımız yüzünden dışlamak, küfürler etmek yerine empati kurmayı denemek en doğru davranış şekli olacaktır. Saygılarımla.

 

Kısa süren evlilikler

Aşık olduğumuz zaman gözümüz ondan başka hiçbir şeyi görmez olur, mantığımız devreden çıkar.

Kısa flört devresinin arkasından evlilik hazırlıkları yapılmaya başlanır. Daha dün tanıştığımız huyunu suyunu tam olarak bilmediğimiz bir insanla ömür geçirmeye söz verir ve o imzayı atarız.

Dünyada hiçbir yaptırım gücü olmayan tek imza evlenirken attığımız imza olsa gerek, şart yoktur, kısıtlama yoktur. Bugün imzayı atıp, yarın vazgeçeriz bir ömür birlikte olmaktan mahkeme kapılarında birbirlerine sert bakışlar bazen hakaretler eşliğinde herkes kendi yoluna gider.

Kalbimiz bir kere çarptı diye yapılan bu evlilikler temelinde gerçek sevgi ve saygı taşımadığı için çok kısa sürer. Aynı takımı tutmadıkları için boşanan çiftler bile olduğunu duyuyorum, kanım donuyor.

Oysa evlilik çocukken oynadığımız evcilik oyunu gibi değildir. Hava kararınca herkes kendi evine gitmez bir insanın en mahrem, en zayıf, en savunmasız anlarına eşlik ettiğiniz bir dönemdir.

Çıkarken ben sakal bıyık sevmem diye kestirdiğiniz tüyleri, eşiniz evlenince koy verir gider,  güzel giyindiğini düşündüğünüz eşinin evlilik boyunca sizi hep paspal karşılayabilir hatta uykudan uyanıp şiş gözlerle sağa sola bağırıp emirler de yağdırabilir. Mesele de burada başlar siz karşınızdaki kişinin her durumuna hazır mısınız?

İnsanlık hali  her  zaman hayata fit bir şekilde katılamayabilirsiniz. Bazen saç baş dağınık,  kirli, çekilmez olabilirsiniz. Peki karşınızdaki kişi sizi her halinizle sevebilir mi?

Hasta olduğunuzda sümüklü mendillerinizi yerlerden toplayacak mı? Gerekirse hastane de başınızda günlerce uykusuz kalabilecek mi? En önemlisi de sizin değer verdiğiniz önemsediğiniz şeyleri o da sevip, sayacak mı?

Eve gelen akrabanıza sizin hatırınıza güler yüz gösterebilen, sizin sevdiğiniz her şeye katlanabilen bir eş bulmak için öncelikle kalbinizi değil mantığınızı dinleyin.

Aynı cinsle yapılan evliliklerin karşı cinsle yapılan evliliklerden daha uzun ömürlü olduğunu biliyor muydunuz?

Eşcinsel çiftler hatta pek çoğu yasal olarak kanun önünde birbirine söz bile vermemişken birbirlerini daha fazla tanıyorlar ve birlikte daha iyi vakit geçirebiliyorlar.

Aynı türle yapılan evliliklerde çekilen sıkıntılar birbirine yakın olduğu için eşler birbirlerine tahammül ederken, normal çiftlerin bu kadar çabuk boşanması bana  oldukça manidar geldi , travesti ya da eşcinsel olarak adlandırılan bu bireyler hayata aynı noktadan baktıkları için daha mutlu bir ömür sürüyorlar. Evlenmeye karar verdiğiniz insanın her türlü halini yakından tanımadan o imzayı atmanızı önermem. Hele ki çok çabuk verilmiş bir çocuk sahibi olma kararı sizi zor durumda bırakabilir.

Evlilik kutsal bir müessesedir ve her iki tarafın da fedakarlık yapmasını gerektirir. Her zaman verici ve yapıcı olmak anlayışlı davranmak eşlerin asli görevi olmalıdır.

Bir yastıkta kocamak için mutlu ve uzun evlilikler dilerim.

Ebola Virüsü

Adını Afrika’da ki bir nehirden alan bu hastalık şiddetli ateş ve ishal ile başlayan insanları ölüme götüren çağın hastalığı olarak adlandırılıyor. Bende travesti olarak korkunç diyorum.

Ebola virüsü Batı Afrika’da 2. 900 kişinin ölümüne neden oldu. Dünya Sağlık Örgütü Ebolanın can almaya devam ettiğini bildirdi.

İlk olarak 38 yıl önce Demokratik Kongo Cumhuriyetinde çıkan bu hastalık hızlı ilerlemesi sebebiyle dünyanın sonunu getirebilir.

Son yapılan açıklamalar virüsün evrim geçirerek havadan bulaşmaya başlaması ile dünya üzerinde pek çok insanın bu hastalıktan öleceğini gösteriyor.

Ebola virüsü, insanlarda ve hayvanlarda kanamalı ateş şeklinde ciddi hastalık formlarına yol açan virüstür. Dünya Sağlık Örgütü tarafından 4. Risk Grubu Patojen olarak kabul edilmektedir.

Virüsün doğal kaynağının Afrika’daki meyve yarasaları olduğu düşünülüyor. Virüslerin varlığı bu yarasaların coğrafi dağılımıyla örtüşüyor. Ebola virüsüne bağlı meydana gelen kanamalı ateş hastalığı sonucunda bağışıklık sisteminde çökme, pıhtılaşma fonksiyonunda bozukluk, kaçış sendromu (kanın serum kısmının damar dışına çıkması) ve şok tablosu gelişmektedir.

Hastalığın henüz bilinen bir tedavi yöntemi yoktur. Özellikle ellerimizi sık sık yıkamak, ölü hayvanlara dokunmamak, hastalığın yaygın olduğu ülkelere seyahat etmekten kaçınmak çok önemlidir.

Daha önce Dünya Sağlık Örgütünün milyonlarca insanı korkutarak aşılattığı kuş gribi, domuz gribi gibi hastalıklar aşıyla korunmaya altına alınmışken maalesef bu hastalık için geliştirilmiş bir aşı yoktur.

Hac dönemine girdiğimiz şu günlerde Hicaz’a gidecek vatandaşların Sağlık Bakanlığı tarafından bilgilendirilmeleri yapılmış olmasına rağmen hastalığın bu yolla ülkemize gelmesinden korkulmaktadır.

Birkaç ay önce turist olarak safariye giden bir travesti arkadaş grubu, ülkeye döndükten sonra Ebola belirtileri gösteren iki arkadaşları apar topar doktora  götürmüş, gerekli testlerin ardından hastanede müşahade altında kalan travestilerin hastalığı kapmadığını sadece gezdikleri yerlerdeki dışkılardan  dizanteri hastası oldukları anlaşılmıştır.

Çok yakın zamanda insanların büyük bir bölümünün dünya üzerinden silineceğini söyleyen bilim adamları bunun sanıldığının aksine kıyametle değil bu tür hastalıklarla olacağını belirtmektedirler.

Basit bir gripten bile dünyada binlerce çocuğun öldüğü bilinmektedir. Özellikle temizlik konusu hastalıklardan korunmak için çok önemlidir. Kişisel temizliğe önem veren ülkelerde bulaşıcı hastalıkların daha az can aldığı kanıtlanmıştır. Lütfen çocuklarımıza bireysel temizliğin önemini anlatalım ve onları hastalıklardan koruyalım.

Sevmek İçin Emek Vermek Gerekir

Dünya sinemasında durgunluk yaşandığı şu zamanlarda yeni bir Türk filmi festivalden ödülle döndü.

71.Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan için yarışan, Kaan Müjdeci’nin filmi Sivas’ın başrol oyuncusu Doğan İzci, filmdeki iyi performansıyla Premio Bastio D’Oro 2014 – yılın En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandı.

11 yaşındaki Aslan adlı bir çocuk ile Sivas isimli bir kangal köpeğinin, doğada geçen hikayesini anlatan Sivas isimli filminin başrollerinde; Doğan İzci ve Çakır oynadı.

Cannes film festivalinde odül alan diğer bir filmde Yönetmen Nuri Bilge Ceylan’ın “ kış uykusu” oldu. Bu filmlerin ikisini de seyretme zamanı bulamadım. Zaten ben ödülümü eski yıllarda seyrettiğim sevgiyi en güzel anlatan “Selvi boylum, al yazmalım” filmine vermiştim.

Asya’nın köyüne çalışmak için giden İlyas Asya’ya ilk görüşte yıldırım aşkı oluyordu. Araya giren kötü kadın yüzünden ayrılan İlyas ve Asya’nın bir çocukları oluyordu.

Asya’ya çocuğuyla birlikte sahip çıkan Çemşit Asya’ya olan aşkından yansada Asya’nın hala eski kocası İlyas’a yanıp tutuştuğunu biliyordu.İlyas’ın ansızın  Asya’nın yaşadığı yere gelmesi bu aşkı yeniden alevlendirmiş, İlyas Asya ve oğlunu alıp gitmek istemiştir. Oysa İlyas’la Asya’nın oğulları Samet Cemşit’i baba bilmiş ona bağlanmıştı, Gerçek babasıyla gitmek istemeyen Samet’in durumu Asya’nın kafasında şimşek çaktırmış ve şu sözleri söylemişti. “Sevgi neydi, sevgi emekti.”

Atıf Yılmaz’ın yönettiği filmde İlyas rolünde Kadir İnanır, Asya rolünde Türkan Şoray filmi izleyen milyonları ayrılık sahnesi ile kahrediyor, sevginin ne olduğunu sorgulatıyordu.

Ara sıra beraber yaşadığım travesti arkadaşımla DVD’yi açıp izleriz, Ankara travestilerinden olan arkadaşımla her izlediğimde ikimizin de gözleri aynı sahnede dolarken göz göze geliriz.  Sevgi için verilen emeği bizden daha iyi bilen insanlar olabilir hayatta ama biz de çok emek vermiştik sevgimize etrafımızda söylenen tüm sözlere kulaklarımızı kapatıp, sarılmıştık birbirimize kimbilir belki birgün  herkese haykırma fırsatı da buluruz, biz birbirimizi seviyoruz , bizim sevgimiz emek üzerine kuruldu diye.

Seks İşçiliği

3 Mart Dünya seks işçileri günü   çeşitli etkinliklerle hatırlatıldı. Özellikle Kırmızı Şemsiye derneğinin çalışmaları trans işçilerin çilelerini gözler önüne serdi.

Normal bir ortamda çalışma fırsatı bulamayan travestiler hayatlarını kazanmak için nasıl seks işçisi olduklarını anlattılar. Oturdukları evlerden polis zoruyla çıkarılan, aşağılan, kabul görmeyen bu insanlar devlet dairesinde iş verdiniz de biz mi  yapmadık derken o kadar haklılar ki.  Evinde şiddet gören, cinsel istismara uğrayan küçük yaşta kız çocuklarımız çareyi kaçmakta bulurken kendilerini bekleyen seks işçiliği sarmalına takılıp kalıyorlar. Kurtulmak istedikleri halde bu bataklıktan bir türlü çıkamayan kızlarımızın hayatını Türk filmi izler gibi izliyoruz.

Dünyada en ucuz işçilik olarak bilinen seks işçiliği aslında en ağır iştir. İnsan yükü ağırdır taşınmaz oysa bu kızlarımız küçücük yaşlarında binlerce kendini bilmez erkeğin hakaretine göğüs gererek yaşamaya mecbur bırakılırlar. Savaşın en acımasız bir şekilde yaşandığı Ortadoğu’da kadınlar bir mal gibi satılarak tecavüze uğrarken, Dünya’nın sessiz kalması kadın vücudunun bir meta gibi görülmesi karşısında susan dilsiz şeytanlar kendi kızları oğulları zor durumda kalsa ne yapacaklar acaba başkalarının kızlarına travesti damgası vurup dışlayan, sokaktaki genç kızlarımıza kötü gözle bakan bu insanlar öte alemde bunun hesabını nasıl verecekler.Bir kadının cinsel simge olarak görülmesi, kadına bakarken cinsellik düşünülmesi potansiyel tecavüzcülerin aramızda dolaşması seks işçilerinin sayısının gittikçe artmasına neden olmaktadır. Kadınız ve bizim de söyleyeceklerimiz var artık yeter.

Teknoloji Bilgimiz

Erkeklerin, travesti ve kadınların pek çoğu bilgisayar karşısında vakit geçiriyor diye düşünebilirsiniz sanılanın aksine ev hanımlarının internet kullanımı erkekleri sollamış.

Sabah eşini işe gönderen ev hanımı günlük işlerini tamamladıktan sonra sosyal medya faresine dönebiliyor. Arkadaşlarıyla internette okey oynayan, sanal gezintiler yapan kadınların sayısı özellikle 40 yaş üstü her geçen gün artarken kocaları evde onları dizi izliyor zannediyor.

Dizileri kaçırmadıkları doğru bilgi hatta sosyal hesaplarından dizileri eleştirip yemek tarifleri bile paylaşıyorlar, kadınların internet fakiri olduğunu düşünüyorsanız şu anda sosyal hesabınıza girip online kaç kadın, kaç erkek var sayın, kadınların sayısının erkeklerden fazla olduğunu görünce sakın şaşırmayın.

Erkekler futbolla yatıp kalkerken elinde tableti facebook’da oyun oynayan kadınlar sanal tarlalarda domates yetiştiriyor. Kadın olmaya eğilimi olan gayler, travestiler de internete özel ilgi duyanlar listesinde yer almaktadır.

Bir de internette tanıştığı erkeklerle kaçan evli kadınlar var. Cinsel hayatlarında doyuma ulaşmayan kadınlar, eşlerinden duymadıkları tatlı sözleri sanal alem de bir başkasından duyunca mest oluyorlar, kurulu düzenlerini hatta çocuklarını arkalarında bırakıp evden kaçan kadınlar kervanına katılıyorlar.

travesti arkadaşlar da internette tanıştığı erkeklere öncelikle sanal aşk duyuorlar ve sonra yüz yüze gelince de fikirleri değişiyior. kısaca insanlar beynindeki tahta oturttukları kişiyi sanal sohbet’te tanıştşığı kişileri sanki hayalindeki kişi sanarak geçici aşklar duyup daha sonrasında da hayal kırıklığı yaşıyorlar. Birçok insanın teknoloji ve internet bilgisi sanal sohbetin dışına çıkmazken, interneti ve teknolojiyi çok iyi değerlendirenler de var tabiki mesela iCLAL dermişim.